Kudüs TV Genel Yayın Yönetmeni Nureddin Şirin Mekke Anlaşması hakkında Mehr Haber Ajansı'na konuştu.
Mehr: Mekke Anlaşması'nın bölgesel denklemde nasıl bir anlam taşıdığını düşünüyorsunuz? Bu anlaşma İran'a karşı oluşturulan bir ittifak olarak değerlendirilebilir mi?
Nureddin Şirin: Öncelikle Mekke Anlaşması'na baktığımızda, bölgede Amerika, İsrail ve bazı Körfez ülkelerinin İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı doğrudan veya dolaylı bir savaş içerisinde olduğu bir dönemde böyle bir anlaşmanın İran'a karşı bir ittifak olarak yorumlanması mümkün görünüyor.
Hatta bu durum, Amerika ve İsrail'in uzun süredir gündeme getirdiği "Arap NATO'su" ya da İran'a karşı bir Ehl-i Sünnet İslam cephesi projesinin hayata geçirilmeye çalışıldığı izlenimini de oluşturabilir.
Ancak bunun daha çok zahiri bir algı olduğunu düşünüyorum. Gerçekte İran'a karşı böyle bir ittifakın oluşturulması için ne gerekli siyasi zemin var ne de şartlar buna uygun. Üstelik böyle bir ittifakın fiilen gerçekleşmesi de mümkün görünmüyor.
Çünkü bugün İslam dünyasının tamamı ve aslında bütün insanlık, Siyonist rejimin hem İslam ülkeleri hem de dünya açısından ne büyük bir tehdit oluşturduğunu görüyor.
Dolayısıyla İslam ülkeleri arasında bir ittifak gündeme gelecekse, doğal olarak bunun Siyonist işgal ve saldırganlık karşısında şekillenmesi gerekir.
Eğer 7 Ekim'den bu yana yaşananlar gerçekleşmemiş olsaydı, İsrail'in insanlık, bölge barışı ve güvenliği açısından ne büyük bir tehdit olduğu bu kadar açık biçimde ortaya çıkmamış olsaydı ve bölgede İran ile Türkiye, İran ile Suudi Arabistan veya İran ile Pakistan arasında ciddi gerilimler yaşanıyor olsaydı, o zaman "Böyle bir ittifak İran'a karşı oluşturuluyor" denebilirdi.
Ama bugün böyle bir tablo yok.
Aksine, Müslümanların, İslam ülkelerinin ve giderek bütün insanlığın İsrail'in saldırıları ve saldırganlığı karşısında ortak bir tepki geliştirdiğini görüyoruz.
İsrail'in Lübnan'da, Gazze'de ve İran'a yönelik saldırıları ortada. Hatta Türkiye'ye yönelik tehditler ve Suriye üzerinden gerçekleşen dolaylı saldırılar da söz konusu.
Dolayısıyla bugün bir ittifaktan söz ediyorsak, bunun İsrail karşısında caydırıcılık oluşturmak amacı taşıdığı çok daha güçlü bir şekilde söylenebilir.
Mehr: Ancak bazıları şu soruyu sorabilir: Suudi Arabistan neden İsrail'e karşı caydırıcılık oluştursun? Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında neden böyle bir anlaşma yapılsın?
Nureddin Şirin: Bence burada uluslararası güç dengeleri ve Amerika-Batı-NATO denklemleri açısından ilginç bir paradoks var.
Bir taraftan bu ittifakın İran'a karşı oluşturulduğu izlenimi veriliyor. Diğer taraftan ise ortaya çıkan gelişmeler ve açıklamaların içeriği bunun çok daha farklı bir anlam taşıdığını gösteriyor.
Örneğin şu anda İran'da hem resmi hem de sivil düzeyde Vahdet Haftası kapsamında çeşitli programlar düzenleniyor ve önemli konuşmalar yapılıyor.
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın Vahdet Haftası dolayısıyla yaptığı konuşmayı bir tarafa, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Mevlid-i Nebi dolayısıyla İstanbul'da yaptığı konuşmayı diğer tarafa koyun.
İki konuşmayı yan yana getirdiğinizde, sanki aynı metin iki farklı kişi tarafından okunmuş gibi ortak bir söylem görüyorsunuz.
Erdoğan, İslam ülkelerinin ayrılıkları bir kenara bırakıp bütünleşmesi ve ayağa kalkması gerektiğini söylüyor.
Bu ne anlama geliyor?
Erdoğan'ın sözleri doğrudan İsrail tehdidine işaret ediyor. Konuşmasının başından sonuna kadar İsrail'in ne büyük bir tehdit ve tehlike olduğunu vurguluyor. Ardından da İslam ülkelerinin birlik olması ve caydırıcılık oluşturması gerektiğini söylüyor.
Uluslararası ilişkiler açısından caydırıcılık, ekonomik ve siyasi gücün yanı sıra askeri güç anlamına da gelir.
Elbette "İslam ülkelerinin kaynakları, ekonomik imkânları ve yer altı ve yer üstü zenginlikleri var; bunları birlikte kullanalım, ekonomik sorunlarımızı ve yoksulluğu birlikte aşalım" da diyebilirsiniz.
Ama burada özellikle caydırıcılık vurgulanıyorsa, sözün bütünlüğüne baktığımızda Erdoğan'ın aslında İslam ülkelerinin birliğini savunduğu görülüyor.
Mehr: Bu durumda Mekke Anlaşması'nı daha geniş bir projenin başlangıcı olarak mı görüyorsunuz?
Nureddin Şirin: Evet. Soyuttan somuta gittiğimizde, Mekke Anlaşması'nın sadece bir başlangıç olduğunu düşünüyorum.
Asıl mesele, yeni bir dünya düzeni içerisinde İslam ülkelerinin ekonomik bağımsızlığını ve kalkınmasını, siyasi dayanışmasını ve askeri işbirliğini birlikte ele almak.
İslam İşbirliği Teşkilatı zaten var. Ancak pratikte bunun siyasi veya askeri açıdan ne kadar etkili olduğu tartışmalı.
Eğer gerçekten etkili olsaydı, Gazze Savaşı sırasında daha somut adımlar atılabilirdi.

Dolayısıyla bugün ihtiyaç duyulan şey sadece toplantılar düzenlemek veya açıklamalar yapmak değil. Erdoğan'ın bahsettiği adımları hayata geçirecek gerçek bir işbirliği mekanizması oluşturmaktır.
Burada "ittifak" ile "ittihat" kavramları arasındaki fark da önemli.
İttifak, ortak çıkarlar doğrultusunda birlikte hareket etmek ve işbirliği yapmaktır. İttihat ise daha ileri bir anlam taşır; birleşmek, bütünleşmek ve tek bir güç haline gelmek demektir.
Dolayısıyla hem ittifak hem de ittihat kavramları burada önem taşıyor.
Mehr: İran tarafında da benzer bir söylem görüyor musunuz?
Nureddin Şirin: Kesinlikle.
Pezeşkiyan da benzer mesajlar veriyor. Şunu soruyor: Eğer İslam ülkeleri gerçekten birlik içerisinde olsaydı, Filistin'in başına bugün yaşananlar gelir miydi? Bu kadar zulüm, saldırı ve katliam gerçekleşebilir miydi?
İki konuşmanın zamanlaması da dikkat çekici. Her iki konuşmada da referans Resulullah ve İslam dünyasının birliği.
İran'da Vahdet Haftası dolayısıyla her yıl uluslararası konferanslar ve çeşitli programlar düzenleniyor. İmam Humeyni döneminden bu yana da birlik mesajları veriliyor.
Ancak bu yıl Türkiye'de Erdoğan'ın da açık biçimde İslam ülkelerinin birlik ve ittihadından söz etmesi önemli.
İstanbul'daki konuşmanın adı Vahdet Haftası değil, Mevlid-i Nebi idi; fakat içeriğine baktığımızda güçlü bir İslami birlik vurgusu görüyoruz.
Bence bu, önemli bir gelişmedir.
Mehr: Bu noktada Necmettin Erbakan'ın fikirlerinin yeniden gündeme geldiğini düşünüyor musunuz?
Nureddin Şirin: Kesinlikle. Burada İran ve Türkiye açısından merhum Necmettin Erbakan Hoca'nın düşünceleri de önem kazanıyor.
Erbakan Hoca, İslam ümmetinin kurtuluşu ve birliği için sadece güzel sözler söylemekle yetinmemek, bunu mümkün kılacak pratik adımlar atmak gerektiğini savunuyordu.
D-8 projesi de bu açıdan atılmış önemli ve somut bir adımdı.
Erbakan Hoca'nın önemli tespitlerinden biri şuydu: İslam dünyasının işbirliği ve birliği açısından Türkiye ve İran bir çekirdek oluşturabilir.
İslam dünyası gerçekten ayağa kalkacak, el ele verecek ve iki milyarlık bir güç olarak hareket edecekse, bunun önemli çekirdeklerinden biri Türkiye ve İran'ın işbirliği olabilir.
Bugün yaşanan gelişmeler, Erbakan Hoca'nın yıllar önce ortaya koyduğu bu yaklaşımı yeniden gündeme getiriyor.
Mehr: Türkiye ve İran'ın mezhebi farklılıkları düşünüldüğünde böyle bir işbirliği mümkün mü?
Nureddin Şirin: Bunun için önce psikolojik ve sosyolojik bir zemin hazırlanmalı.
Halkların birbirine yaklaşması, mezhebi ve etnik ihtilafların ve karşılıklı düşmanlıkların azaltılması gerekiyor.
Türkiye, Ehl-i Sünnet dünyasının; İran ise Şii dünyasının önemli merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor.
Ancak bugün İran'ın verdiği mücadeleye baktığımızda, meselenin mezheplerin çok ötesine geçtiğini görüyoruz.
İran, İsrail ve Amerika karşısında ağır bir savaş veriyor. İran'ın lideri, komutanları, bakanları, halkı ve çocukları bu savaşta büyük bedeller ödedi.
Hizbullah da İsrail karşısında çok ağır bedeller ödedi ve önemli komutanlarını kaybetti.
Bütün bunlar bölgede yeni bir denklem ve yeni bir cephe oluşturdu.
Bu yeni denklem içerisinde Kudüs ve Filistin meselesi, İslam dünyasının ortak paydası haline gelebilir.
Artık Türkiye ile İran arasındaki ilişkilerde mezhebi rekabeti, husumeti, cehaleti ve taassubu bir kenara bırakmak gerekiyor. Ancak bunu sadece sözle değil, fiilen ve somut adımlarla yapmak gerekir.
Mehr: Peki bu işbirliği için somut olarak ne yapılabilir?
Nureddin Şirin: Eğer Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan, İslam ülkelerinin siyasi ve ekonomik işbirliğini savunuyorsa, bu işbirliğini mümkün kılacak psikolojik ve sosyolojik zeminin de oluşturulması gerekiyor.
Bunun için Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Irak gibi ülkeler ilk adım olarak ortak bir toplantı düzenleyebilir ve bu toplantıda somut kararlar alabilir.
Artık "ittifak" ve "ittihat" diyorsak, bunun gerektirdiği adımları da atmamız gerekiyor.
Ben daha önce de çeşitli televizyon programlarında Türkiye, İran ve Pakistan'ın fiilen öncü rol üstlenmesi gerektiğini savundum.
Bugün geldiğimiz noktada, bu düşüncenin hayata geçirilmesi için daha güçlü bir zemin olduğunu düşünüyorum.
Mehr: Bu ittifakın merkezinde hangi konu yer almalı?
Nureddin Şirin: Ben buna "Uluslararası Kudüs İttifakı" adının verilmesini öneriyorum.
İster Mekke Anlaşması diyelim, ister Ankara veya Tahran Anlaşması diyelim; İslam ülkelerinin yapacağı daha geniş bir işbirliğinin merkezine Kudüs'ü koyalım.
Neden Kudüs?
Çünkü Mekke'nin kutsallığı tartışılmaz. Ancak Mekke'nin bugünkü siyasi yapısı ayrı bir meseledir.
Kudüs ise bugün işgal altındadır ve ulaşılması gereken stratejik hedeflerden biri olarak önümüzde durmaktadır.
Dolayısıyla İslam ülkelerinin bir araya geleceği yeni bir ittifakın merkezinde Kudüs'ün bulunması anlamlı olacaktır.
D-8 formülü de olabilir, Mekke İttifakı projesi de olabilir. Ama ben bunun adının "Kudüs İttifakı" olmasını öneriyorum.
Bu, Erbakan Hoca'nın ortaya koyduğu düşüncelerle, İran İslam Devrimi'nin ve direniş hareketlerinin ortaya koyduğu hedeflerle de örtüşen bir yaklaşım olacaktır.
Mehr: Filistin bu yapının neresinde yer almalı?
Nureddin Şirin: Filistin halkı da bu ittifakın doğal bir parçası olmalıdır.
Çünkü Filistin halkının özgürlük ve kurtuluş mücadelesi bu sürecin merkezinde yer alıyor.
Gazze'deki direniş de Filistin halkının iradesinin bir ifadesidir ve doğal olarak bu ittifakın bir parçası olmalıdır.
Daha sonra bu ittifak, askeri, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla kurumsallaştırılabilir.
Elbette Amerika, İngiltere ve diğer Batılı güçler böyle bir oluşumu istemeyecek ve buna karşı çeşitli politikalar geliştirecektir.
Ancak Erdoğan'ın İstanbul'daki Mevlid-i Nebi konuşması ile Pezeşkiyan'ın Tahran'daki Vahdet Haftası konuşmasını birlikte değerlendirdiğimizde, farklı İslam ülkeleri ve halkları arasında önemli bir ortak zemin oluştuğunu görüyoruz.
Mehr: Son olarak, İslam ülkelerinin birlik konusunda nasıl bir yol izlemesi gerektiğini düşünüyorsunuz?
Nureddin Şirin: Artık Uluslararası Kudüs İttifakı'nın adını koymak ve bu yönde somut adımlar atmak gerekiyor.
Kaynaklarımızı, ekonomik imkânlarımızı, siyasi kapasitemizi ve toplumsal gücümüzü bir araya getirmeliyiz.
Ama hepsinden önemlisi, caydırıcılık oluşturmalıyız.
Güçlerimizi bir araya getirelim ki işgal, saldırı ve katliamlar sona ersin; İslam ülkeleri ve halkları ayağa kalksın, Filistin halkı özgürlüğüne kavuşsun.
Dolayısıyla hodri meydan.
Hangi lider, hangi ülke ve hangi siyasi irade bu hedefler doğrultusunda fiilen adım atıyorsa; emperyalizme ve Siyonizme karşı İslam dünyasının birliğini ve bağımsızlığını savunuyorsa, ona selam olsun.
İslam ülkelerinin güçlerini ve imkânlarını birleştirerek Filistin'deki işgali ve İslam dünyasındaki emperyalist vesayeti ortadan kaldırmak için mücadele eden herkese selam olsun.
yorumunuz